bibilenden@gmail.com

0536 545 67 21

Obsesif Kompülsif bozukluk nedir? Nasıl tedavi edilir?

Obsesif Kompülsif bozukluk nedir? Nasıl tedavi edilir?

Obsesif kompulsif bozukluk(OKB):

      Saplantı ve bunun peşinden çıkan bir takım telafi edici zorlantı olarak isimlendirdiğimiz, kişinin günlük işlevsel hayatında aksamalara yol açabilecek bir bozukluktur. Burada saplantı olarak isimlendirdiğimiz kelime; obsesyonlar, zorlantı olarak ise; kompulsif davranışlardır. Kişinin iradesi dışında benliğine gelen ve benliğe yabancı olan düşünce biçimleri benliğin kendini koruması için katı bir biçimde kovulmakta olup ve bunları da istem dışı zorlantılı davranışlarla yapmaktadır. Burada kişi bu düşüncelerin(obsesyonların) kendi zihninin ürünleri olduğunun farkındadır ancak bu düşünceleri benlikten uzaklaştırmak amacıyla özel bir çabaya girmektedir.(kompulsif davranışlar) İlk başlarda kişi bu davranışları yaptıktan kısa vadede  bir rahatlama hissetse de uzun vadede kişide artık bir olumsuz pekiştireç görevinde olacağı için biliçsizce bu davranış artar ve uzun vadede kişinin artık hayatında ki birçok noktada işlevselliğini bozma noktasına gelir. Genel olarak tedavi almak isteyen bireylere bakıldığında artık uzun vadede hayatlarında ki işlevselliğin bozulduğu için günlük işlerini yapamadıkları veya bu durumdan zarar gördükleri hakkında bir içgörü sahibi olduklarında tedaviye geldikleri görülmüştür. Zorlantılılar bazen dışarıdan açık davranışlar olarak görülebildiği gibi bazı durumlarda ise örtük davranışlar(düşünce düzeyinde olan davranışlar) olarak gözlenebilmektedir.  Durumun biraz daha netleşebilmesi için açık örnekler verecek olursak eğer:

- Herhangi bir yere dokunduğunda ellerinin ve tüm vücudunun kirlendiğini düşünen birey(saplantı), her defasında tüm vücudunu yıkamak zorunda kalması(zorlantı)

- Tanrıya karşı herhangi bir küfür içerikli bir şey düşünce aklından geçtiğinde(saplantı) bundan rahatsız olan bireyin her düşünce geçmesinde kalkıp ibadet etmesi(zorlantı)

 

Peki bu bozukluk toplulumuzda ne kadar yaygın?

    Klinik araştırmalara bakıldığında bu bozukluğun belirtilerini bireyler genel olarak saklamayı tercih ederler. Ancak kişinin ev içinde ki ve sosyal hayatında ki davranışlara bakıldığında bu belirtiler açıkça bellidir. Bundan dolayıdır ki sıklığı ve yaygınlığı hakkında geniş kapsamları araştırmalar bulunmamaktaydı Ancak 1980 yılında  amerika da yapılan araştırmalara bakıldığında zannedildiği kadarda nadir olmadığı anlaşılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında yaşam boyu yaygınlığı %2.5-3 olarak bulunmuştur. Cinsiyet olarak bir karşılaştırma yapıldığında erkekler ve kadınlar arasında görülme sıklığı bakımından büyük farklar bulunmadığı görülmüştür. 

Okb'nin başlangıç yaşı olarak genç yetişkinlik yaşlarını söylemek doğru olacaktır. Genel olarak 18-25 yaşlarında başladığı ancak bu semptomlardan rahatsız olup tedaviye başvurulması ise bozukluğun başladığı yaştan yaklaşık olarak 10-15 yıl sonra olduğu saptanmıştır. 

 

Belirti ve Bulguları:

      İlk Önce burada kişilerin dış görünümlerine dikkat etmek gerekir. Bilişsel ve Davranışsal düzeyde katı ve değişmez kurallar uygulamaları kişinin hiç tartışmasız genel görünümlerine ve dış görünümlerinede yansıyacaktır. Aşırı titiz, ve aşırı kontrolcü yapıları bulunabilir yine bunun yanında sık sık temizleme/temizleme dürtüsüne karşın ellerinde dermotolojik sorunlar dikkat çekecektir.

Konuşmaları dikkatli incelendiğinde kelimeleri seçerek konuşmak ve yine kelimeler üzerinde aşırı bir kontrolcülük söz konusudur. Ayrıntıya çok önem verme düşünceleri olanlarda konuşmalarında eksik bir şey olacak eksik bir kelime söyleyecekleri kaygısıyla uzunca konuşabilirler ve kelime seçmede dikkatli davranacakları için konuşmaların başlaması ve bitmesi uzun sürebilmektedir. İlişkilerine bakıldığında ise; aşırı katı ve kuralcı yapıları olduğu görülür, genel görünümde aşırı saygılı davranışlar yapmakta ve beklemektedirler, bazen partnerleri ve arkadaşları için çok sıkıcı ilişki ritüelleri olabilmektedir. Birde kişilerin bu noktada duygulanımlarından bahsetmek istiyorum. Duygulanımdan bahsetmeden önce duygulanımın ne demek olduğunu açıklayacak olursak eğer en basit tanımıyla ''uzun süren bir duygu hali, ruh hali'' diyebiliriz. Bu kişilerin duygulanımlarında genel olarak obsesyon(zorlantılı düşünce) geldiğinde bir kaygı hali görülmektedir. Düşünce geldikten sonra ne hissediyorsun? sorusuna genel olarak insanların verdikleri cevap ''bunalıyorum'' ''daralıyorum'' şeklinde olduğu görülmektedir. Bu saplantılı düşünceleri yaşayan kişiler eğer bunları telafi edici davranışta bulunmadıklarında kaygılarının ''bunaltılarının'' dahada arttığını ve bu hissettikleri duyguları azaltmak amacıyla temelde rahatlama isteğiyle kompulsif davranışlara yöneldikleri görülmüştür. Sonuç olarak burada yapılan rahatlatıcı işlevi gören davranışlar olumsuz bir pekiştireç rolünde olduklarından kişileri kısa vadede rahatlama sağlarken uzun vadede ilgili davranışın artışına yol açarak bir kısır döngüye sokmaktadır. 

İçgörü(farkındalık) konusuna değinecek olursak eğer; Birey bu saplantılarının farkındadır ve saçma olduğunun farkındadır ancak kontrol edemeği için bunları belirtilere bir noktaya kadar dayanır daha sonra isevücutta aşırı bir gerilim olduğundan gerilimin verdiği kaygıyı azaltmak için telafi edici davranışlara yönelir. Obsesif kompulsif bozukluğu olan bireylerin genel olarak içgörüsü olması beklenen bir tablodur ancak bazı kişilerde içgörü gelişmeyebilir saplantıların normal olduğunu ve bunu izleyen telafi edici davranışlarında normal olduğunu ''herkesin böyle olması gerektiği'' yönünde ki bir inanca sahip olabilmektedir. Tedaviye dair yanıt alınabilmesi için bireyin içgörü kazanması ve bu durumdan rahatsız olması en birincil koşul olarak değerlendirilebilir. 

Peki ama nasıl oluşur bu bozukluk? Temeli nedir? bu soruların cevaplarını iki bağlamda açıklamak istiyorum. Bunlardan biri günümüzde çok önemli bir yer tutan ''Psikososyal bağlamdaToplumsal ve kültürel'', bir diğeri ise daha çok erken çocukluk dönemimizde ki deneyimlerimizden kaynaklanan ''psikodinamik görüş''. Ek olarak ise kısaca Davranışçı görüş nasıl açıklıyor bunu onuda açıklamaya çalışacağım

A)Toplumsal-Kültürel etkenler:

     Bu bozukluğun tam olarak toplumsal kültürel etkenlerden kaynaklandığına dair henüz tam bir çalışma yoktur. Ancak Obsesif Kompulsif kişilik örüntüsü geliştirmek ile bağlantısına bakıldığında birçok veri bulunmaktadır. Toplumsal olarak aşırı kuralcı ve düzen kavramı üzerinde yetiştirilmiş bireylerin, temizliğin aşırı bir tutumla önemli olduğunun, baskıcı ve esnek olmayan toplumlarda yetişen kişilerin bu kişilik örüntülerine sahip oldukları görülmüştür. Freud bu konuda dinleri temel alarak bir açıklama yapmıştır. Savunduğu şey dinlerin ve ayin törenlerinin tamamen obsesif kompülsif davranışları temel aldığını bir suçluluk duygusunu gidermek için belli savunma düzeneklerinin kullanıldığı, suçluluk duygusunu ekarte edebilme arzusuyla yapılan bir takım davranışlar olgusu olarak tanımlamıştır. Bunlardan bir savunma mekanizması yapma bozmadır. Büyüsel inançlara karşın zarar gelecek düşüncesiyle telafi edici davranışlar veya sözler söylemek olarak bilinir en basit tabiriyle. örnek verecek olursak; Güzel birini gördüğümüzde veya bir bebek gördüğümüzde(nazar değmesin obsesyonu ile) ''tü tü maşallah, allah nazardan saklasın'' şeklinde bir takım telafi edici davranışlar sergileyebiliriz. Tabii ki bu hipotezin ne kadar geçerliği olduğu yine toplumun inanışlarına ve kurallarına göre değişmekle beraber kabulde görebilir tartışılabilirde. Bu bozukluk her kültürde aynı yaşanmayacağı gibi farklı kültürlerde bu bozukluğu yaşayan insanların etkilenme düzeyleride farklı olabilmektedir. Yine buna örnek verecek olursak Müslüman ülkelerde yapılan araştırmalar sonucunda en çok obsesyonların dini temelli olduğu görülmüştür. Türkiye de bu bozukluk hakkında yapılan farklı bir çalışmada saplantılar üzerinde dinsel temaların ne kadar olduğuna bakıldığında %42 gibi bir rakamla karşılaşılmıştır. Yani bir sonuca bağlayacak olursak eğer; her toplumda farklı temalarla görülen ve yetişme şekillerimiz kültürel değerlerimiz gelenek ve göreneklerimiz her biri farklı farklı etkilere sahiptir. 

B) Psikodinamik Görüş

     Öncelikle kısaca değineceğimiz bu görüşün savunduklarının günümüz dünyasında tartışması hala yapılmakla beraber farklı araştırmalar bunları doğrularken farklı araştırmaların ise bu hipotezleri çürüttüğünü söylemek isterim. 

Klasik psikanalitik tanıma göre obsesif kompülsif kişilik anal(1-3 yaş)  kişilik yapıları göstermektedir. Yani kişi erken çocukluk döneminde freudun ortaya attığı psikoseksüel dönemlerden anal dönemde bir fiksasyon(saplanma) yaşamıştır.  Bu dönem çocukların gelişim dönemlerinde özellikle tuvalet eğitimi olarak bilinmektedir. Çocuk bu dönemde dışkısını artık bırakmayı veya içinde tutmayı öğrenir. Anüs kasları gelişir. Bu öğrenmeyi hangi koşullarda nasıl yapacağı ise bakım verenin (genel olarak annenin) tutumuna bağlı olarak gelişir ve bakım verene burada çok büyük bir rol düşmektedir. Çocuk burada iki dürtü arasında kalmaktadır, tutmayıda ister bırakmayı da ister. Bu noktada çocuğun dürtülerinde bir ikililik mevcuttur. Bunların denetlenmesi ise annenin çocuğa verdiği eğitime bağlıdır. Çocuğun tuvaleti geldiği sırada bunu bırakması sonrası eleştirilmesi ve çocuğa kızılması veya kontrolün üzerinde hiç olmaması çocuğun yaşadığı duygular açısından biliçdışına itilir ve ileriki yaşamında da bu suçluluk hissettiği duygularına karşı savunma mekanizmaları geliştirmektedir. 

Örneğin günümüz toplumunda ısrarla bir konuda katı kuralları olan bireylerin aslında o kuralları yaratırken bilinçdışında bir suçluluk duygusu olduğu görülmektedir. Buna en iyi örneği çok üzücü ama bir o kadar günümüz gerçeklerinden vermek istiyorum. Çocuk istismarlarının ne kadar yanlış olduğunu her yerde savunan biri(normal bir savunmadan bahsetmiyoruz burada) aslında kendi zihninde ki geçen istismara dair düşüncelerinin benliğini tehdit ettiği için bir savunma mekanizması olarak kullandığını görebiliriz. Yine en çok ''ben böyle bir insan değilim'' katı bir tutumla savunulan düşüncelerin fikirlerin aynı şekilde bir savunma mekanizması şeklinde olduğunu yorumlayabiliriz. Yine başka bir örnek verecek olursak bilindışında; Kabalık, nefret, kin eğilimleri görülen bireylerin gerçek hayatta ''anormal'' olarak nitelendirebileceğimiz kibarlık ve sevgi davranışları sergilediğini görebiliriz. 

C.Davranışçı Görüş

    Davranışçı görüş saplantılı ve zorlantılı bozuklukların öğrenme yoluyla geliştiğini söyler. Bunları birilerinden görmüştürüz ve gördüğümüz davranışların veya öğrendiğimiz düşüncelerin doğru olduğuna inanmıştırız. İleriki yaşamımızda da bu şekilde davranarak pekişerek gider bu süreç. Ancak ters öğrenmeyle bu süreçten kurtulabileceğimizi savunur.

 

 

Tedavi: Okb için günümüzde hala tedavi etkisini bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış en etkili tedavi bilişsel davranışçı terapidir. Bilişsel davranışçı terapinin bir tekniği olan exposure dediğimiz maruz bırakma ve zorlantılı davranışları engelleme tedavisidir. Bu tedavi metoduna göre kişi zorlantılı davranışları yapmadığında obsesyonların benlikte uyandırdığı kaygı seviyesi yükselecek ve bireyin kaygıya olan tahammülü uyarana maruz kaldıkça zaman içinde artacaktır. Kişi obsesyonları nedeniyle kaçındığı davranışlara girerek obsesyonların sebep olduğu çarpıtılmış bilişlerinide test etme imkanı bulacaktır. Amaç kaygıyı tamamen yok etmek değildir. Bugün bildiğimiz bir şey vardır ki optimal kaygı bireyi hayatta tutmak ve performansının verimli olması açısından oldukça gereklidir. Ancak okb geliştiren bireylerde bu kaygı kişinin işlevselliği bozduğu için düşürülmesi ve optimal seviyeye indirilip kaygıya olan toleransının artması hedeflenmektedir. Kaygı hiyerarşisi oluşturulup düzenli seans içi ve ev egzersizleri olarak korkulan/kaygı duyulan durumun üstüne gidilmektedir. 

 

Zaman zaman hepimizde olabilecek belirtiler ve davranışlar olduğunu, okuduğunuz zaman '' bende de var '' şeklinde yorumlayabileceğinizi düşünüyorum. Bunun için özellikle belirtmek isterim ki; Herhangi bir davranışın bir bozukluk sayılabilmesi için ilk önce kişinin kendi işlevselliğini olumsuz olarak etkilemesi ve daha sonra ise kişinin işini çevresini ilişkilerini aile hayatını olumsuz anlamda etkilemesi gerekir.